25 Ocak 2010
Edebiyattan yansıyan sınıf gerçeği
İşçi edebiyatı ne yönde ilerliyor, sınıfın değişen özellikleriyle beraber nasıl değişiyor, 12 Eylül öncesi ve sonrası karakteri...
Bu yıl 7.si düzenlenen Abdullah Baştürk İşçi Edebiyatı Ödülleri" yarışması hakkında seçici kurul üyesi Tuncer Uçarol'la söyleştik: İşçi edebiyatı ne yönde ilerliyor, sınıfın değişen özellikleriyle beraber edebiyatı nasıl gelişiyor, sınıfı yok sayan postmodern edebiyatın ve 12 Eylül'ün üzerimizdeki etkileri nelerdir...
12 Eylül'le edebiyatımız içine kapanmıştı
Sizi tanıyabilir miyiz? Abdullah Baştürk İşçi Edebiyatı Yarışması jüriliğine nasıl katıldınız?
Ben şiir eleştirileri yapar, genel edebiyatla da ilgilenirim. Ticaret Bakanlığında müfettişlik, Sanayi ve Ticaret Bakanlığında kooperatifler genel müdürlüğü yaptım. Gördüm ki her büyük meslek grubunda, özellikle de meslek örgütlerinin en tepesindeki kuruluşlarda iyi bir arşiv olmalı. Kuruluşun tarihi yazılmalı. Bu kuruluşlar her yönden güncel araştırmalar yapıp/yaptırıp yayımlamalı; üyelerine, kamuoyuna duyurmalı… Türkiye Esnaf ve Sanatkârları Konfederasyonu (TESK) başdanışmanı dostum Ersen Yavuz’a 2002 yılında bu yönde bir fotoğraf, bir de öykü yarışması önermiştim. Bu iki yarışma açıldı. Onların seçmelerinden üç kitap yayımladık. İlgi gördü.
Büyük işçi önderi Abdullah Baştürk (1929-1991)’ün yeğeni eşim (Aytül) de amcası adına bir yarışma başlatmamı istedi. Çünkü 12 Eylül yönetiminin baskıcı tutumuyla edebiyatımız içine fazla kapanmış, “insan”ımızdan, toplumsal düğümlerimizden uzaklaşmıştı. Toplumcu yazarların kitapları üstünde görünmez yasaklar vardı. Öylece 2003’te “Abdullah Baştürk İşçi Öyküleri Yarışması”nı açtık. Edebiyatçılar Derneği’nin de desteğini almıştık. Baştürk’ün genel başkanlığını yaptığı DİSK/Genel-İş Sendikası da, ertesi yıl, ödül törenlerini salonda yapmayı üstlendi, gelen öykülerden seçmeleri kendi matbaasında (Baştürk’ün kurduğu matbaada) basmaya başladı…
Bu edebiyat projesinde “şiir türü” fazla duygusal kalacaktı... 12 Eylül döneminde “büyük sermaye sınıfının benimsediği yeni sermaye birikimi modeli” (Halit Çelenk) ile, özelleştirmeler ile, işçilerin kazanılmış hakları tırpanlanmış, sendikalar çok zayıflatılmış, işsizlik hızla artmış, ücretler düşürülmüştü… “Öykü türü” bu yarışmaya daha uygundu… Ancak çalışma alanım şiir olduğu için bu yarışmanın seçiciler kuruluna ben katılmadım, yazmanlığını üstlendim. ... Kapsama başka türler de alınsın isteniyordu ama onca seçiciyle ilgilenmek çeşitli yönlerden çok zordu. Aytül, ödül yazmanı, Genel-İş merkezi de Ankara’da… İkinci yıldan itibaren aile adına seçici kurul üyeliğine ben başlamak zorunda kaldım. Seçmeler kitaplarını da hazırlar buldum kendimi…
Bir karşı yazın, bir kara rapor öyküler...
Bir sendika tarafından ilk defa böyle bir etkinlik düzenlendiğini görüyoruz. Böyle bir fikir nasıl ve hangi ihtiyaçtan doğdu?

Bu yarışma, edebiyatımızın insanımıza yeniden dönme projesi... Karşı yazın… Ülke ve edebiyat sağlığı açısından, çalışanlar ve ailelerinin yaşam kalitesinin en alt düzeyde yaşandığı bu yıllarda tam bir güncel ayna… Genel-İş’in bize her zaman destek olması çok sevindirici oldu. Sahiplendiği “ödül töreni toplantıları”nda edebiyatçılarla işçiler yeniden bir araya geldi. ... Seçme işçi öyküleri kitaplarını da Genel-İş basıp ücretsiz dağıtıyor... Bu yarışmalar başlayınca Sendikanın Emek dergisi içinde Emek ve Sanat Eki yayımlanmaya başlandı. Bu eki Edebiyatçılar Derneği hazırlıyor…
Özetle, edebiyatçılar, bu son otuz yılda işsizlikten, sendikalaşamamaktan, düşük ücretlerden boğulan işçilerimize bir ölçüde ses olmaya, destek olmaya çalıştı. Esnaf, çiftçi, işverenler için nasıl çarşaf çarşaf ekonomik raporlar, bilimsel raporlar hazırlanıp ilgililere dağıtılıyorsa bu gerçek yaşamdaki gibi kapkara güzel işçi öyküleri de bir başka boyutta rapor işte. Bu öykülerde örneğin son yıllarda işçi çocuklarının, işçi eşlerinin çektiği bunaltılar, ne yeyip ne içtikleri (ne yeyip ne içmedikleri) de apaçık görünüyor. Bu öyküler, çalışma ekonomisi, çalışma psikolojisi kadar, toplumbilimi, halkbilimi de ilgilendiriyor.
Yarışmanın 7 yılında yüzlerce öykü, öykücü
Bu yıl yedincisi düzenlenen yarışmanın yedi yılını nasıl değerlendiriyorsunuz?

İlk beş yılda “tek öykü yarışması” açıldı. İşçiler ve diğer emekçilerle ilgili olarak en çok üç öyküyle katılma olanağı vardı. Ödüller birer öyküye veriliyordu. Beş yılda dört bir yandan gelen öyküler toplamı 803 oldu. Bu ilgi bizi sevindirdi. Bunların içinden seçmelerle şimdiye değin yedi kitap oluşturuldu:
2003 yılı seçmeleri: İşçi Öyküleri, Mayıs 2004, 173 sayfa, 16 öykü.
2004 yılı seçmeleri: İşçi Öyküleri 2004, Haziran 2005, 263 sayfa, 24 öykü.
2005 yılı seçmeleri: İşçi Öyküleri -Timsahın Ağzındaki Usta, Ekim 2006, 192 sayfa, 18 öykü.
2005 yılı seçmeleri: İşçi Öyküleri - Kadın İşçiler, Ocak 2007, 103 sayfa, 10 öykü.
2005 yılı seçmeleri: İşçi Öyküleri - Çocuk İşçiler, Haziran 2007, 174 sayfa, 17 öykü.
2006 yılı seçmeleri: Hüzün Dolu İşçi Öyküleri, Nisan 2008, 184 sayfa, 18 öykü.
2006 yılı seçmeleri: Sonu Mutlu Biten İşçi Öyküleri, Temmuz 2009, 203 sayfa, 16 öykü.
2007 yılı seçmeleri: Hazırlanacak.
Toplam: 119 seçme işçi öyküsü.
Beş yıllık bu birikimden sonra, 2008, 2009 yıllarında, “kitap yarışması”na geçtik. Bundan sonra da yarışmayı bu kapsamda sürdüreceğiz. Ayrıca, öykü dahil, roman, şiir, anı, günce, yaşamöyküsü, antoloji, yıllık, eleştiri gibi diğer türlere de açtık yarışmayı. Yani işçiler ve diğer emekçilerle ilgili olma koşuluyla, hemen her türde katılma olanağı açık yarışmada. Bu nedenle de adını “Abdullah Baştürk İşçi Edebiyatı Ödülleri” diye genişlettik. İyi de oldu. Usta yazarlarca ortaya konmuş şu basılı yapıtlar, bu ödüllerle kamuoyunun dikkatine yeniden sunulmuş oldu. Bir İşçi Kütüphanesi listesi bir başka koldan da birikecek böylece:
2008 yılında:
- Makine (öyküler), Haydar Demir, Evrensel Yayınları.
- Özgürlük Yolları (yaşamöyküleri), Zehra İpşiroğlu, Çınar Yay.
- Umut Direniyor (roman), Hasan Kıyafet, İskele Yay.
2009 yılında:
- Zincir İzleri (şiirler), Arif Berberoğlu, Epos Yay.
- Gladyatör (yaşamöyküsü), Vecdi Çıracıoğlu, Everest Yay.
- Grevden Dönenin! (anı), Celal İlhan, Kanguru Yay.
İlk beş yılda tanınmış tanınmamış birçok öykücünün ismini görüyoruz bu yarışmada. Postmodernist dönem edebiyatı tarafından “demode” rafına kaldırılan sınıf konulu edebiyata büyük bir katkı anlamına gelen bu rakamlara nasıl ulaşıldı, bunun için neler yapıldı?
Yarışmaya başlarken Edebiyatçılar Derneği'nin desteğini sağladık; bu bir kurumsal güven unsuruydu… ... Bir başka çaba da, yarışma koşullarını tam metin olarak Varlık, Adam Öykü, Cumhuriyet gazetesi, Cumhuriyet Kitap, Notos Öykü, Kül Öykü gibi dergilerde yayımlatma oldu.
Ayrıca dost dergiler, bilgisunar siteleri, aynı duyurularla yarışmayı destekledi... Damar dergisi her yıl bir “İşçi Öyküleri Dosyası”na yer verdi… Ödül kazanan yazarlarımızı ağırlamada da gereken saygıyı göstermeye çalıştık. Birçok ödül kurumu ödül törenlerinde bile tanıtmıyor seçtiği bu yazarları… İlk dört yılın yayımlanmaya değer öykülerinin hepsini de seçmeler kitaplarına aldık. Sendika matbaasında basılan kitaplar isteyenlere ücretsiz dağıtıldı. En önemli çalışma da bence bu kalıcı yapıtlar. Asıl ödüller bunlar; yazarlarına, okuyuculara… Bu kitaplar basılmadan önce bu seçmelerden epeycesini de Ankara’daki dergilerde yayımlatmaya aracılık ettim. Bunların arasında çok değerli öykücüler var, ama öykülerini dergilerde hiç yayımlatamamışlar, onlarla birlikte ilk yayımlatma mutluluklarını da birlikte yaşadık.
Yarışmanın 2003 yılından beri aksamadan sürüyor olması da elbet çok önemli.

Daha önemlisi, bu yarışmada, herkesin büyük saygı duyduğu “Abdullah Baştürk” adı ile “İşçi Öyküleri Yarışması”, “İşçi Edebiyatı Ödülleri” kavramları çok doğal biçimde yan yana geldi. Birçok öykücü, 12 Eylül’de arkadaşlarıyla dört yılı aşkın hapishanelerde tutulan Baştürk’e sanki bir borç ödüyor gibi de yazdı.
Ayrıca her büyük kesimin kendi içinde de yarışmalar/ödüllendirmeler olmalı.
Çünkü dışarıda “sanat için sanat” görüşüyle yapılıyor görünen pek çok ödüllendirme, bu yolla bazı anlayışlara görünmez yasaklar getiriyor; onlar önlenmeli. 1980’den bu yana insanımıza yönelik edebiyat üstünde hem yayıncılarda, hem yeni edebiyatçıların birçoğunun kafasında görünmez yasaklar vardı. Oysa birçok toplumcu yazarın (toplumcu olmayan yazarın da) dolabında yıllardır bekleyen, insanımızla ilgili yapıtları duruyordu, yazılması tasarlanan yapıtlar da özgür/demokratik ortamını arıyordu.
Bir de şu var: Bir işverenden ücret alarak çalışan, yazılı ya da sözlü bir sözleşme yapmış olan herkes işçi (İş Kanunu m. 1, 2). Özel kesimdeki büro çalışanlarını, sendikası olup grev ve toplu sözleşme hakkı olmayan memurları, emeklerinin karşılığını bile alamayan yazarları da bu kesime katarsak nüfusumuzun sanılandan çok fazlasının, hemen hemen % 80’inin işçi olduğunu görürüz. Bu yılki İşçi Edebiyatı Ödüllerinden birini kazanan Gladyatör adlı yaşamöyküsü kitabında söylendiği gibi, örneğin profesyonel futbol maçları da, “gerçek spor” olmayıp koskoca ama gerçekten dev yapılı, kaygı verici “çarpık bir seyir endüstrisi”dir; bu endüstride çalışan futbolcular, doktorlar, sağlık ekipleri, saha emekçileri de işçi... Onların da bir sendikası olmalı... Hepsinin sorunları; yazılacak öyküleri, şiirleri, anıları, eleştirileri var. Hepsinin hayatı roman… (Metin Kurt, Aralık 2009’da Spor-Sen’i kurdu…) Yeter ki kendi gerçeklerine yabancılaştırmayı aşsın bireyler…
Edebiyatın gizli öznesi, emekçiler
Mustafa Şerif Onaran da daha 14 Ocak 2010’da Cumhuriyet Kitap dergisindeki köşesinde, “İşçi Edebiyatı” üstüne yazdı. Şöyle vurguluyordu bu bilinci:
“Eninde sonunda edebiyat insana bakış anlamına gelse de, doğayı anlatırken bile, insan emeğiyle biçimlenen bir doğayı özleriz. Emeğe öncelik tanımadan bir edebiyat eserini oluşturmak biçem özelliği sayılsa bile, yeterli olmaz...”
Hem işçi edebiyatı (sanayi işçileri, tarım işçileri, inşaat işçileri, hizmet kesimi işçileri ile ilgili edebiyat), hem onu da kapsayan emek edebiyatı (işçilerin yanı sıra zanaatkârlar, küçük esnaf, aile işletmeleri çalışanlarının edebiyatı) zaten hemen her edebi yapıtta öyle ya da böyle vardır. Aşk edebiyatında bile. Ancak az ya da çok hep arka plana itilir.
Çalışanlar ikincil, üçüncül kahramanlar…işverenlerle üst yöneticiler parıltılı yaşamlarıyla hep önde! Çalışanlar gerçekte hiç de “demode” değiller gerçekte. Dokunulsalar hemen başkahraman olabilirler… Günümüzde epey televizyon dizisi bu kahramanlarla ilgi topluyor… Televizyon dizileri halkla, yaşamla daha ilgili... Edebiyat, sanat sanki çok uzakta… Hep varlıklılar ve güçlüler lehine çalışan uygarlık, kültür gibi, edebiyat, sanat... Bilerek bilmeyerek…
12 Eylül sonrasının umutsuz edebiyatı
50'li ve 70'li yıllar arasında büyük ilgi gören işçi sınıfı ve emekçi köylülüğü işleyen edebiyatla kıyaslarsak yarışmanız özelinde bu dönemin işçi sınıfı edebiyatını, öykücülüğünü nasıl değerlendirirsiniz? Benzerlikler, farklılıklar neler sizce? Ya da kendine özgü yanları nelerdir?
12 Eylül yönetiminden önceki edebiyatımız gelecekten umutlu, savaşımcı, yaygın bir edebiyattı. Dünyada da öyleydi… 12 Eylül dönemi ve sonrasında ise önce büyük sessizlik, görünmez yayın yasakları yaşandı. (Ronald Reagen ve Margaret Thatcher politikalarından sonra, 1980’lerde, dünyada da her şey değişti.) 2003-2007 yıllarında yarışmaya gelen işçi öyküleri de hep edilgendi!.. Timsahın Ağzındaki Usta (2006) önsözünde şunlar geçmişti içimden:
“Bu kitaptaki 18 öyküye bakıp duruyorum da bu yaşamsal serüvenlerin üstünü / içini bir hüzün, bir edilgenlik kaplamış… Demek bu yıllardaki ruh halimiz bu!.. Gerçek!..”

O yıllarda ülkemizde işsizlik oranı yine çok yüksekti; % 10’du… Şimdi daha da arttı... Herkes işini yitirmekten korkuyor. Sigortasız işe bile razı. Ayrıca iş kazaları, iş sorunları var. Sosyal güvenlik eksiklikleri çok! Gerçek sendikalı sayısı 700 bine düştü, onun yarısı da resmi kesimde... Gerçekten 72 milyonluk ülkemizde gerçek sendikalı sayısı anlı şanlı özel kesimimizde 300 bin üye sadece… Devlet, özelleştirmelerle (bugünlerde Tekel işçilerinde olduğu gibi), belediyeler kamu görevlerini taşeron işçileri aracılığıyla yürütmelerle, kazanılmış işçi haklarını da bir yandan budamayı hâlâ sürdürüyor ya da yok saymış oluyor… Sendikalı olanlar işten atılıyor… Öyküler de bu korkularla dolu...
Hazırladığım 2, 3, 4 ve 5. seçmeler üstüne bir araştırma yapmıştım, Heceöykü dergisinin “Öyküde Karakter Yaratmak” dosyasında yayımlandı (Ekim-Kasım 2007, “Kahramanları Mutlu Olmayan Öyküler – İşçi Öyküleri”). Bu dört kitaptaki 69 öykünün 50’si (% 72,5) mutsuz, 7’si mutlu öykülerdi. Ötekiler de karışık duygularla; mutlulukla, mutsuzluklarla yamalı… Zaten her edebiyat kendi toplumsal/siyasal döneminin yansımaları içindedir; çoğu günceöykü ya da anıöykü’dür.
Ama “ücretle çalışanlar”ın nüfusu geçmiş yıllara göre hızla artıyor. Yani kırsal nüfus hızla azalıyor (% 25’e düştü), esnaf ve zanaatkârlar da hızla işçileşiyor… Geçim zorlaşıyor… Düzelmesi gerek... Bunların ekonomik, bilimsel raporları yazılırken, edebi raporları olan öyküler, şiirler, romanlar, gelecek tasarımları da elbet yazılacaktır... Geçen yıl ödül kazanan Hasan Kıyafet’in romanının adı gibi: Umut Direniyor…
Yeniden yeniden direnecek, insanca yaşama haklarını isteyecek elbet çoğunluk.
Yaşadıklarını yazdılar
Yarışmalara katılan öykücülerin ve edebiyatçıların profili nedir? Kaçı işçi, kaçı edebiyatçı, kaçı ilk defa öykü yazıyor? Bu profil yarışmanızın amaçlarıyla örtüşüyor mu?
İşçilerle ilgili edebiyatın, işçilerce mi, işçi olmayanlarca mı yapılması gerekeceği hep tartışıldı... Ben de yayına hazırladığım kitapların önsözlerinde bunların yanıtlarını bir ölçüde vermeye çalıştım… Her büyük kesimin edebiyatı o kesimin hem içinden hem dışından yapılmalı. Yapılır da.
Yazarlarımızın çoğu öğretmen ya da öteki memurlardan; onlar da ücretli... Öyle olmayanlar da emeğiyle kıt kanaat geçiniyor. Yani onlar da “ücretli” değilse “emekçi”… Dar gelirli…

Ayrıca bir dönem işçilik yapıp sonra başka işlere geçenler var.
Hem artık mühendisler, teknikerler, okumuş yazmış banka ya da süpermarket çalışanları, ustalar, kalfalar da “düz işçiler ve çıraklar” gibi ücretle çalışıyor. İşçi (ücretli, yevmiyeli, aylıkçı, götürü ücretli) kavramı hızla esniyor. Örnek: Bu yılın ödüllerini kazananlardan Celal İlhan (1943) Ankara Tekniker Yüksekokulunu bitirmiş; “çeşitli sanayi kuruluşlarında yirmi yıl makine bakım teknikeri olarak çalıştı, işyeri baştemsilciliği düzeyinde sendikacılık yaptı”… Bu yıl şiir kitabıyla ödül kazanan Arif Berberoğlu (1959), “köylerde sağlık memuru olarak çalıştı, başkente tayin olduktan sonra Rus Dili ve Edebiyatı” okudu; bir yandan çeviriler yapıyor, şiir yazıyor, bir yandan yine sağlık memurluğundan ekmeğini kazanıyor…
Galatasaraylı milli futbolcu Metin Kurt’un yaşamöyküsünü yazan Vecdi Çıracıoğlu (1953) da İstanbul Teknik Üniversitesi’ni bitirdi, “çeşitli kentlerde demir-çelik dökümhanenelerinde mühendis ve yönetici olarak çalıştı”… Artık birçok işçi yükseköğrenimli… Yazarlık da ayrı meslek ama. Yazar olmak için de zaten yükseköğrenim kaçınılmaz görünüyor. Behçet Necatigil’in Edebiyatımızda İsimler Sözlüğü’nde (19.basım, Eylül 2000) gelmiş geçmiş tüm kadın edebiyatçılarımızın sayısı 90. Onların bile 45’i fakülte, 12’si akademi, konservatuvar, yüksek enstitü ya da yüksek okul bitirmiş. Yani % 63,3’ü yükseköğrenim görmüş! Lise bitirenlerinin sayısı da 19; % 21,1 (TÖMER Dil dergisi, Mart 2001)…

İşçi Öyküleri 2004 adlı seçmelerimizin önsözünde şu bilgiler de var: Bu kitaptaki 24 öykücümüzden sadece sekizi 21-34 yaş kümesinde! “Ötekiler daha yaşlı. İlkokulu bitiren tek öykücü var. Sekizi lise mezunu. Diğerleri yükseköğrenimden geçmiş. (Ama birkaçı yarım bırakmak zorunda kalmış.) İşçilik yapmış, sendikalarda görev almış sayısı 8… Dört güzel öykü mahpushaneden gönderilmiş.”
İşçi Öyküleri – Kadın İşçiler kitabındaki 10 öykücü: “Sekizi üniversite görmüş… meslekleri?!. Fabrikalarda çalışan var, bilgisayarcı olan var, iki gazeteci, bir sekreter, iki öğretmen, bir vergi memuru, bir hukukçu… Kol işçileri azalıyor… Hizmet kesimi artıyor.” (s. 13)
İşçi Öyküleri – Çocuk İşçiler: “Bir umut! 17 öyküyü yazan 16 öykücümüzün 13’ü yükseköğrenimli… Bir değil iki umutsuzluk! Çocuk işçilerle ilgili bu güzel okuntuları yazanların sadece biri 1985’li, biri 1983’lü. 1979 doğumluları da bunlara katacak olursak, 2005 yılında bu konulara (memleket öykülerine) ilgi duyan başarılı genç yazar sayısı 4/17… 17 öyküyü yazanların meslekleri de şöyle (ikisininki belli değil): 4 öğretmen, 3 basın yayın çalışanı, 2 maliyeci, 1 bankacı, 1 avukat, 1 memur, 1 öğrenci, 1 grafiker, 1 işçi!” (s. 11)
Hüzün Dolu İşçi Öyküleri: “Bu kitaptaki 18 öyküyü yazan 16 güzel öykücü”nün “13’ü üniversite görmüş, halkımıza onlar öykülüyor olan biten duyguları düşünceleri, 21. yüzyıldaki insan manzaralarımızı…” (s. 12)
İşçi edebiyatında konular
Bu yarışma özelinde öykülerin, edebi eserlerin ağırlıklı olarak işlediği konular neler?
2004 ve 2005 yarışmasına gelenlerden yayına hazırladığım dört kitapta 69 öykü vardı ya. Onlarda geçen mutsuzluk nedenlerini araştırmıştım. Bir öyküde birden fazla da mutsuzluk nedeni olabiliyor. Onların 27’si “iş bulamama” üstüne. 51’i “iş yaşamındaki sorunlar”. 4’ü sendika, grev, devlet ile ilgili. 15’i de işçinin özel koşullarından kaynaklanıyor. Öyküler de bu konular çevresinde dolanıp duruyor… Ancak konular başka yönlerden de sınıflandırılabilir: İşsizlik öyküleri, iş arama öyküleri, işbaşı öyküleri (iş öyküleri, üretim sürecindeki öyküler), işyerinden çıktıktan sonraki işçi öyküler gibi ya da işçi aşkıyla ilgili öyküler, işçi ailesi öyküleri gibi… Bu yönlerde ben de sonra bir araştırma yapmak isterim doğrusu, 2007 yarışmasından seçmeler kitabını da yayımlattıktan sonra… Kitap kapsamındaki yarışmalarımızda ödül kazananların işlediği konuları ise, ödül verme gerekçelerini de belirttiğimiz basın duyurularımızda açıklıyoruz.
(...)
Ancak hemen belirtmek gerekir ki temel konu, yarışma koşullarında da belirtildiği üzere (madde 1), “ödüle aday kitaplar, işçiler ya da diğer emekçiler hakkında olmalıdır”; bu kapsam dışında başka sınırlama bulunmamaktadır. Yazınsal tür serbestliği de vardır.
Amaç bir işçi kitaplığı oluşturmak
Son iki yılda tek tek öykülere değil de edebiyat eserlerine ödül verildiğini gördük. Bu değişikliğin nedeni nedir? Kendini henüz yeni geliştirmeye başlayan öykücüler özelinde, edebiyat eserlerine ödül vermek, amatörlerin şansını azaltıyor olabilir mi?

Bir ölçüde azaltıyor. Ancak bu yarışmamızın temel nedeni “işçi edebiyatı”nı oluşturmak, bu yöndeki yapıtların en iyilerini bulup kitap olarak dikkati çekmek. Bir İşçi Kitaplığı oluşturmak… “Amatör edebiyatçılar”ı desteklemek yönünde zaten birçok yarışma var; birçok dergi de amatörleri (yenileri/gençleri) gerçekten destekliyor… Ayrıca 2003-2007 yıllarında amatör edebiyatçıları “tek öykü yarışması” ile beş yıl desteklemiş olduk… Beş yıl sonunda amatörlerin yarışmaya ilgisi de azalır gibi oldu; ödül kazanamayanlar katılımdan kopmaya başladı... Daha önemlisi, gelen öyküler birbirini yineliyor görünmeye başladı… Bu arada yedi kitabımızda 119 seçme işçi öyküsü toplandı. Şimdilik bu yıllardan yeterli bir külliyat bu…
Kitap yarışmasına geçmekle, “tek öykü”lerden “bir kitaplık öyküler”e, öteki türlerde basılmış kitaplara, usta yazarlara da yöneldik… Hem artık kendi parasıyla kitap bastıran, her türde yılda üç yüzleri aşan pek çok yeni (amatör) öykücü, romancı, şair, anı yazarı var. Bunlar edebiyatı daha ciddiye alıyor.
Yarışmanın bundan sonraki rotası ne olacak? Geçen yedi yılı değerlendirdiğinizde sizin olmasını istediğiniz farklı şeyler varsa nelerdir? Ayrıca bu konuda üretim yapanlardan beklentiniz ve onlara çağrınız ne olur?
Bundan sonraki yolumuz, iki yıldır yürüdüğümüz yol. İşçi edebiyatına katkıda bulunan basılı kitapları ödüllendirip duyurmaya devam… Bu konuda üretim yapanlardan beklentimiz ise olsa olsa işçi edebiyatıyla ilgili daha çok kitap yazmaları. Hem de istedikleri türde yazsınlar. Her türe açığız. Yeter ki nitelikli metinler üretilsin. 2. maddemiz sanıldığından çok fazla “davetkâr”:
“Bu kitaplar; şiir, öykü, roman, masal, anı, günce, yaşamöyküsü, röportaj türünde olabileceği gibi, 1. madde kapsamındaki edebi yapıtlarla ilgili inceleme, eleştiri, makale, deneme, antoloji, yıllık ve benzeri türlerde de olabilir. Ancak ödül dağıtımında, tür değil, yapıtın değeri göz önüne alınacaktır. Şiir, öykü, deneme gibi türlerde, kitabın ağırlıkla işçiler ya da emeğiyle geçinenler hakkında olması, yeterli sayılabilecektir.”
Bu yönde hazırlanacak yapıtlar aile sağlığı, ülke sağlığı, edebiyat sağlığı ile çok yakından ilgili.
Edebiyatçılarımız kendilerini, yakın çevrelerini, gördüklerini yazsınlar, yeter… Bunlar da bunaltı edebiyatı olabilir, aşk edebiyatı olabilir. Acıklıgüldürülü ya da gülmece olabilir. Mini metinler olabilir. Düğümlü düğümsüzler, geriye dönüşlüler, düşlek yapıtlar, soyut yapıtlar bile olabilir… Emekçilerin yaşamında da her türlüsü yaşanıyor…
BU KATEGORİDEKİ DİĞER HABERLER