03 Şubat 2010
Neoliberalizmin ayazından işçi baharına...
TEKEL Direnişi, bir dönüm noktası ve referans kaynağı özelliğini şimdiden kazanmıştır.
TEKEL işçilerinin inatçı direnişi, proletaryanın amansız düşmanlarından akılsız dostlarına kadar herkesi sarstı, silkeledi; emek ile sermaye karşıtlığı temelinde bir saflaşma ekseni olarak tavır almaya zorladı. Daha düne kadar proletaryanın konumu ve yeteneklerini açıkça sorgulayanlardan onun geleneksel mücadele ve direniş biçimlerinin neoliberal kapitalizm karşısında geçersizleştiğini iddia edenlere kadar herkes şimdilerde TEKEL Direnişi üzerine ahkam kesiyor.
Bu yiğit direnişten çıkartılması gereken ilk ders de burada saklı zaten:
Pratikte ileriye doğru atılan her adım, kusursuz bir düzine makaleden daha eğiticidir!
Bu gerçeği, TEKEL işçilerinin eylem içinde geçirdikleri değişim ve yaşadıkları bilinç sıçramasından daha çarpıcı bir biçimde sergileyen bir başka örnek de gösteremeyiz herhalde. İşin başında bu işçiler (de) Ankara'ya, işlerini ve kazanılmış haklarını savunma refleksiyle geldiler. Ama sonra sınıf mücadelesinin işaret ettiğimiz temel yasası işledi ve mücadele içinde onlar, bilinç ve duygu olarak geldiklerinden çok farklı bir kalıba döküldüler. Başlangıçta çoğu
“kendi ekmeğinin derdinde” bireylerden oluşan bir topluluktular; Ankara'nın ayazı, yağmuru, karı, biber gazı, copu, ihaneti, desteği... altında 'sınıf' gerçeğinin bilincine vardılar, dostlarını ve düşmanlarını bu temelde belirleyip ayrıştırmayı öğrendiler, toplumun ilgisini ve sempatisini kazanmakla kalmayıp hükümeti ve sendika ağalığı sistemini uzun yıllardan beri ilk kez bu şiddette sallayan
“proletaryanın öncü kolu” düzlemine sıçradılar.

Sonucu ne olursa olsun -bu onun önemsiz olduğu anlamına gelmez- TEKEL Direnişi, gerek Türkiye işçi sınıfı hareketinin 12 Eylül sonrası gelişim süreci gerekse toplumsal mücadelenin bundan sonraki gelişim seyri açısından
bir dönüm noktası ve referans kaynağı özelliğini şimdiden kazanmıştır. Fakat onun kimi deneyim ve derslerinin önemi, asıl önümüzdeki süreçte anlaşılacak ve kendini gösterecektir.
Zonguldak Madenci Grevi'nden beri emek-sermaye çelişkisi temelinde ilk kez bu netlikte ve kapsayıcılıkta -aynı zamanda sahici- bir toplumsal saflaşma eksenini ortaya koymuş/çıkarmış olması yanında özellikle de sınıf kardeşliği temelinde bir kaynaşma ve açılımın yolunun nereden geçtiğini göstermesi, onun değeri zamanla daha iyi anlaşılacak tarihsel yön ve kazanımlarının tereddütsüz başında gelir.
TEKEL Direnişi, işbirlikçi tekelçi burjuvazi içindeki ekonomik güç ve gelişme farklılıklarına bağlı olarak siyasal gücün de yeniden paylaşımı didişmelerinin içinde kaybolmayı beraberinde getiren
“darbe mi-şeriat mı”, “demokrasi mi-diktatörlük mü” vb. parantezlerinin dışında kalan etkili ve sahici
“üçüncü yol” alternatifinin, işçi sınıfının hareketinin gelişiminde/geliştirilmesinde yattığı gerçeğinin altını çizmiştir.
Esinleyici anlamlı pratiklerin, irili-ufaklı bu tür örnekleri çoğaltmanın, sınıf mücadelesinin seyri açısından taşıdığı anlam ve önem yanında, devrimci proletaryanın bağımsız sınıf tavrı ve devrimci öncülük iddiaları açısından da taşıdığı tayin edici önem burada bir kez daha çıkar karşımıza.
Pratiğin önemine bağlı olarak şimdi önümüzdeki 'pratik sınav'
4 Şubat Genel Grevi'dir. 4 Şubat grevi, sadece Tekel işçilerinin 51 gündür fedakarca sürdürdükleri inatçı direnişin bundan sonraki seyri ve elde edeceği sonuç açısından değil; gözünü TEKEL Direnişi'nin sonucuna dikmiş olan sınıfın diğer bölüklerinin harekete geçişi açısından da tayin edici olacaktır. Eylem üzerinde hala etkin olabilen sendika ağalarının gönülsüzlüğü ve ayak oyunları nedeniyle baştan bir günle sınırlanan bu sembolik genel grev, yaygın bir katılım ve etkinlikte gerçekleşecek olursa, bu, direnme iradesi ve kararlılığı hala güçlü olmakla birlikte özellikle fizik güç bakımından epey yorulmuş ve yıpranmış durumdaki TEKEL direnisçileri için yeni bir güç ve motivasyon kaynağı olmakla kalmayacak; tıpkı onlar gibi özelleştirme saldırısında topun ağzında bulunan karayolları, demiryolları ve şeker işçileri başta olmak üzere sınıfın başka bölüklerinin de harekete geçişini hızlandırıp kolaylaştırıcı bir rol oynayacaktır. Bu durumda,
işçi sınıfı ve emek hareketinde yeni bir “bahar dalgası”nın kabarışını beklemek, devrimci bir rüya ve temenni olmaktan çıkıp gerçekleşmesi mümkün yakın ve somut bir pratik hedef haline gelebilecektir.
Ayrıca bu dalganın, kriz nedeniyle Avrupa ve dünya çapında büyüyen işsizlik ve sefalete karşı giderek yoğunlaşan yeni
“sosyal patlama” dalgaları ile birleşmesi olasılığı, bu anlamda “
iç” ve “
dış” dinamiklerin bu kez proletarya hareketinin gelişimi bakımından kesişmekle kalmayıp birbirlerini bütünleyip güçlendirici bir rol oynaması olasılığı hiç de zayıf ve küçük değildir. Önümüzdeki dönemin bu özgünlüğü de hiçbir zaman gözden kaçırılmamalıdır.
İşçi hareketinin önümüzdeki süreçte seyri,
büyük ölçüde işsizlik ve ona karşı mücadele ekseninde şekillenecek. Bu yüzden, TEKEL Direnişi'ni büyütüp genelleştirebilmenin yolu,
“Herkese iş, herkese çalışma hakkı!” temel talebini başa yazmaktan geçiyor. Bu talep ve onu tamamlayıcı özellikteki
“6 saatlik işgünü 8 saatlik ücret!”, “İnsanca yaşam, insanca çalışma koşulları!” gibi teorik olarak kapitalizmin sınırları içinde kalınarak da gerçekleşebilir fakat kapitalizm kapitalizm olmaktan çıkmadığı sürece gerçekleşmeleri imkansız taleplerle destekli olarak işlendikleri sürece, sınıfı ve emekçi yığınları kapitalizme karşı cepheden bir saldırı çizgisine çekebilmeyi de kolaylaştırıcı bir rol oynayacaklardır. Sınıfı ve sınıf hareketini, 12 Eylül faşizminin zoruyla hayata geçirilen neoliberal saldırganlık karşısında sürüklendiği savunma konumundan çıkarıp kapitalizmin temellerine yönelik saldırı konumuna sıçratabilmenin yolunun, biçimlerden de önce taleplerde kristalize olan hedef ve yönlendirmelere bağlı olduğunu unutmamak gerekiyor.
TEKEL Direnişi'nin temelinde bile işini kaybetme korkusu yatıyor. Bu korku bugüne kadar sınıf hareketini frenleyen, işçilerin birbirlerine sahip çıkmak şurada dursun onurlarına yönelik saldırıları bile sineye çekmelerine neden olan en büyük etken oldu. Bu özelliğini hala kaybetmiş değil. Fakat TEKEL Direnişi, bu geriye çekici etkenin belirli koşullarda bu kez nasıl tam tersi bir rol oynayabileceğini de gösteren esinleyici bir örnek yarattı.
Kapitalist emperyalizmin yeni bir yapısal kriz sarmalına daha girişi -dolayısıyla yeni bir işsizlik dalgasının gelişi- ile neoliberalizmin ideolojik hegemonyasının sarsılışını, bu
“belirli nedenlerin” başına yazmak gerekiyor. 20 yılı aşkın bir geçmişe sahip özelleştirme saldırısının neredeyse kuyruğuna gelinen bir aşamada TEKEL işçilerinin sergiledikleri inatçılığın -ve kamuoyundan gördükleri desteğin- sırrı da burada zaten.
Bu her iki etken -yani kriz ve neoliberal hegemonyanın sarsılışı-, dünyada olduğu gibi Türkiye'de de önümüzdeki dönemin sınıf çatışmalarını belirleyici etkenlerin başında gelecekler. Bu etkenler -ve onların gerisinde yatan dinamikler- burjuvaziyi ekonomide olduğu gibi siyasette de çok daha açgözlü ve saldırgan tutumlara yönelmeye zorlarken, işçi sınıfını ve emekçi kitleleri de mevcut haklarını ve geleceklerini savunabilmek için daha kararlı ve mücadeleci olmaya zorlayıcı olacaktır. Bu bakımdan
önümüzde emek ile sermaye arasında sert kapışmaların yaşanacağı bir tarihsel dönem açılmaktadır.
Tekel işçilerinin direnişi bu yönüyle de “
öncü” bir konuma sahiptir ve hem onu hem de onun kaderi üzerinde de tayin edici bir rolü olacak olan 4 Şubat Genel Grevi ile sonrasını, bu tarihsel bağlam içerisinde ele alıp buna uygun bir yüklenme ile karşılama zorunluluğu vardır.
BU GÜNDEMLE BAĞLANTILI DİĞER HABERLER