04 Şubat 2010
Alçaklığın ekonomi politiği
O bir 'put kırıcı'?!! Kendine biçtiği misyon bu. Bütün postmodern ikon özentileri gibi kendine hayran bir narsist
O bir 'put kırıcı'?!! Kendine biçtiği misyon bu. O kıt aklı ve yalap şalap birikimiyle,
“düşünülmeyeni akıl edip söylenmeyi söylediğini” zanneden
Oray Eğin ile
Engin Ardıç kırması bir zamane. Türdeşi bütün postmodern ikon özentileri gibi kendine hayran bir narsist...
Gerçekte ise bir tetikçi!
Ahmet Altan abisi 12 Eylül zorbalığının gölgesinde sola, sosyalistlere ve devrimcilere karşı sanat-kültür cephesinde hangi aşağılık rolü oynamaya soyunmuşsa, o da bugün Fethullah gericiliğinin koruyucu şemsiyesi altında aynı cengaverliği -yine ve sadece- sola, sosyalistlere ve devrimcilere karşı gösterebilen neoliberal bir yalaka...
Deniz Gezmiş'lerin şahsında '68 devrimciliğini ve takipçilerini
“darbecilik ve cuntacılıkla” damgalamaya yeltenecek kadar küstah ve pervasız; ama iş,
Muhsin Yazıcıoğlu'nun bile ölmeden önce Ergenekoncular tarafından
“çoktan sürülmüş tarla” olarak tanımladığı
Alperen Ocakları denilen faşist besleme çetesine söyle bir sürtünmeye kalkıştığında burnunun üstüne yumruğu yiyince pısıp
“Öpiiiim abi!..” yağcılığına soyunabilecek kadar da tabansız ve belkemiksiz bir
“demokrat”!..
Bu kez kalkmış, TEKEL işçilerinin direnişi şahsında işçi sınıfı ve emekçilerin mücadelesini
“çözümlemeye” soyunmuş!!! Yine çapını aşan konulara girip bu kez ekonomi politik paralayacağım derken, aklı başında bir burjuvanın bile tahammül edemeyeceği gerilik ve uçuklukta tezler yumurtlamış:
“...Türkiye’de çalışan sınıfların (sadece Marksist anlamıyla işçiler değil) özellikle alt seviyede çalışan sınıfların sömürüldüğü bir realite..”imiş bu beyzadeye göre. Hatta
“Bugün sömürü özel sektörde ve özel şirketlerde yoğunlaşıyor..”muş. Hatta hatta
“çoğu özel sektör çalışanı, vicdansızca sömürülüyor(muş)”.
Ama bir sorun bakalım, bunun nedeni ne imiş?
“Çünkü bu ülkede sermaye hâlâ ülke nüfusuna oranla çok kısıtlı...”imiş,
“o sebeple yoğun işsizlik var(mış). Sermayedarlar gayet ucuz fiyatlara emek kiralayabiliyor(mış). O çok çalışan ama az kazanan emekçiler fazla ücret istediğinde, o işçiler yerine o paraya çalışabilecek milyonlarca insan var(mış)... Temel mesele bu (imiş)...”
Dolayısıyla
“..bu sömürü, 'Sömürü bitsin' diye bağırarak geçmez(miş)...” Nasıl ki,
“Deprem olduğunda 'Evimiz yıkılmasın' diye bağırmakla bir şey değişmezse” bu da onun gibi bir şeymiş.
Peki ne yapmak gerekiyormuş?
“...Bu ülkede sermayeyi bollaştırmak, yabancı sermayenin önündeki engelleri kaldırmak, yatırımların önündeki bürokratik engelleri ve anlamsız yüksek vergileri kaldırmak tamamen işçi-yandaşı yoksul-yandaşı bir hareket(miş).” Ne olur olmaz diye arkasından altını çizme gereğini de duymuş:
“(Bu) İşadamlarının da aleyhine değil (miş)”. “Yalnızca dünya tarihinin en sömürücü, en asalak sınıfı olan devletlû/ bürokrasi sınıfının aleyhine bir davranış(mış).”
O yüzden,
“...Bürokratik sınıf, koordinasyon amaçlı olarak olabildiğince az olmalı(ymış)... Bir ülkede sermayeyi bollaştıran ekonomik politikalar, işsizliği hızla azaltacak ve işçi ücretlerini otomatikman arttıracak politikalar(mış)...”
“Bunun yanı sıra her özgür toplumda olması gereken ifade ve örgütlenme özgürlüğü de..”, özelleştirme yağmasının dışında emekçilerin temel insani ihtiyaçlarını dahi metalaştırarak sömürü ve vurgun kapısı haline getiren burjuvazinin en açgözlü temsilcilerinin dahi bu açıklıkta dile getiremediği bu yağmanın üzerine yenen
“tatlı” misali,
“bunun üzerine gelir(miş)...”
Burjuva klasik ekonomi politiğin anaokulunda bile rağbet görmeyecek banallikteki bu
“ekonomi politik”in
“demokrasi” anlayışı da 'altyapısıyla' uyumludur. Bugün
“demokrasi” savunuculuğunu kimselere bırakmayan bu
“liberal demokrasi” bayraktarlarının neye
“demokrasi” dedikleri ya da onların savundukları türden bir
“demokrasi”nin içeriği ve sınırlarının ne olduğunu, aynı makalenin devamında yazılan şu satırlardan daha özlü ve açık olarak ne anlatabilir:
“İktisadi alandaki hak ve adalet arayışıyla sivil alandaki hak arayışı arasında temel bir fark var: Sivil hak arayışları diğer insanlarla ilgili hiçbir yükümlülük içermez... Yani Kürt dilinin hak alanı genişlediğinde, hiçbir kimse zarar görmez. Başörtülü kızlar okuyabildiğinde de öyle. Ruhban okulu açıldığında da. Cemevleri ibadethane olduğunda da... Ama 'sosyal haklar' denen şey, mesela 'konut hakkı', birilerinin cebinden alınan parayla yapılacak bir şeydir. Çeşitli sebeplerde evsiz olan, sokakta yatan bir insana ev sağlanabilmesi için başka emekçilerin kazancına el koymak gerekir. (Niye başka emekçilerin kazancı dokunmak, el koymak gereksin? Bölüşüm ilişkilerine müdahale sınırları içinde kalan tümüyle reformist bir tutum olarak burjuvazinin karlarına dokunmak neden gelmez aklına? Bu nasıl gözüdönmüş bir uşaklık anlayışıdır ki, burjuvazinin çıkarlarına bu kadarcık dokunmayı bile telaffuz edememektedir?)
Dolayısıyla 'sosyal devlet' uğruna başka bir emekçinin hakkının gasp edilmesi gerekir... 'Kendi anadilini kullanma hakkı' ile 'konut hakkı' aynı vicdani bağlamda ifade edilemez... 'Başörtülü bir yurttaşın üniversiteye gitme hakkı' ile 'evsiz bir yurttaşın konut hakkı'nı aynı bağlamda ele almak bilakis haksızlık ve adaletsizliktir...”
Sermaye yalakalığında sınır tanımayan bu alçaklığın literatüründe solcular, elbette,
“mermer kafalı pozitivistler” de olurlar;
“aptallık”la da suçlanırlar...
“Demokratlık”ları kadar insanlıklarının ve karakterlerinin sınırlarını da bu kadar açık ve pervasız sergilediği için insanın iğrenmeyle karışık bir teşekkür borcu duyduğu bu satırları yazan kalemşörü merak ettiniz değil mi?
“Taraf”ın altın çocuklarından
Rasim Ozan Kütahyalı... Yukardaki bütün alıntılar, bu zibidinin 3 Şubat tarihli
“köşe yazısı”ndandır.
BU KATEGORİDEKİ DİĞER HABERLER