07 Şubat 2010
Şimdi ne yapmalı?
Tekel işçilerinin geleceğiyle ilgili bir sorun olmaktan çıkan Tekel Direnişi, sonucun belli olacağı en kritik aşamaya girdi. Direnişin etkisi, kazandığı öncü konum ve emek ile sermaye arasında dünya çapında sert çatışmaların yaşanacağı bir döneme girdiğimiz gerçeğiyle birlikte düşünülecek olursa, bu aşamanın (elde edilecek sonucun) önemi de kendiliğinden ortaya çıkar.
Bu anlamda, nasıl ki Tekel Direnişi artık salt Tekel işçilerinin kendi kaderleriyle sınırlı olmaktan çıkmışsa; onun, harcanan emeklere, yapılan fedakarlıklara, kendisine bağlanan umutlara değer bir sonuçla noktalanmasının sorumluluğu da sadece yiğit Tekel işçilerine ait bir sorumluluk olmaktan çıkmıştır.
Bu sorumluluk tüm emek güçlerinin omuzlarındadır.
4 Şubat'ın güçlü ve zayıf yanları
4 Şubat Genel Direnişi, bu açıdan önemli ve anlamlı pratik bir adım oldu. Her şey bir yana, sınıf kardeşleriyle dayanışma bilinci, uzun yıllardan sonra ilk kez bu kadar geniş çaplı ve eylemli bir biçimde kendini ortaya koydu. Yine, yıllardan beri dile getirilen fakat bir dilek ve slogan olmaktan öteye de bir türlü geçmeyen/ geçirilemeyen
“Genel Grev, Genel Direniş!” fikrinin düşünceden eyleme dönüşmesi yolunda nihayet bir adım atıldı.
Tek başına bunlar bile 4 Şubat'ı anlamlı ve önemli kılmaya yeter.
Fakat bu onun zayıflıklarının üzerinden atlanmasına, Tekel direnişçilerinin ve hala çok ciddi bir özgüven sorunu yaşayan sınıfın diğer bölüklerinin “moralini bozmama” düşüncesiyle bunları gerekçelendirecek mazeret teorileri üretmeye de yol açmamalıdır.
4 Şubat Genel Direnişi, bu tür toplumsal süreçlerde bugüne kadar pek bir varlık göstermeyen kimi illeri de kapsayan yaygınlığı ve İzmir'de olduğu gibi kimi etkili örneklerin yaşanmasına karşın bir bütün olarak
umulanın gerisinde, zayıf ve cılız kaldı.“Genel Grev, Genel Direniş!” sloganını pratikleştirme konusunda ileriye doğru atılan somut bir adım olmakla birlikte, bu biçimin içini dolduran bir etkinlik düzeyine ulaşamadı.
4 Şubat eylemi,
genel bir grev olmaktan çok genel bir direniş sınırları içinde kaldı; o da hem kullanılan eylem biçimleri (kent merkezlerinde yapılan miting ve yürüyüş ağırlıklıydı) hem de katılım ve etkinlik bakımından belirli sınırları fazla aşamadı.
O yüzden kendimizi kandırmamalıyız, 4 Şubat Genel Direnişi'nin içerdiği zayıflıkları da ortaya koymaktan çekinmemeliyiz. Her şey bir yana bu, eylem deneyimi bakımından olduğu kadar siyasal ve sendikal bilinç ve tarih bilinci bakımından da henüz çok “genç” ve tecrübesiz olan -bir sürü entelektüel saçmalığı ya da etiketi değiştirilmiş bayatlıkları büyük ölçüde de zaten bu yüzden kolayca yutabiliyorlar- günümüzün genç işçi ve devrimciler kuşağında ufuk ve algı çarpıklıkları ile malul yüzeysel kavrayışların kökleşmesine meydan vermemek açısından önemlidir. Ayrıca mevcut durumun ve güç dengelerinin doğru değerlendirilebilmesi açısından da bu gerçekçiliğe ihtiyacımız vardır.
Kapıdaki tehlike
4 Şubat Direnişi'nin, sermaye ve onun hükümeti üzerinde istenen baskıyı yaratabildiğini söyleyemeyiz. Bu, onların, direnişin sürmesinden duydukları rahatsızlık ve korkularından bütünüyle kurtuldukları anlamına gelmemektedir elbette. Fakat zaten “yol olmasından” korktukları direnişin zamanla yorulup çözülmesi yönündeki umut ve beklentilerini kıracak bir basıncın yaratılamadığı da bir gerçektir.
Tekelci sermaye ve uşağı hükümet, bu durumda bir taraftan işçileri karamsarlık ve yılgınlığa sürükleyecek manevralar ve baskılara yönelirken, bir yandan da
zamanın çözücü etkilerine oynayacaktır. Sürecin uzamasıyla birlikte ister istemez artacak olan yorgunluk ve bezginlik eğilimlerinin güç kazanmasını bekleyecek,
şu an direnişin zaten en zayıf noktasını oluşturan sendika ağalarının etkinliğini de kullanarak direnişi içten çözmeye çalışacaktır.
Sınıf hareketinin mevcut düzeyi yanında Tekel işçilerinin bugünkü somut durumda kullanabilecekleri eylem biçimlerinin sınırlılığı anlamında hareket kabiliyetlerinin sınırlı oluşu, tıkanma tehlikesini büyüten ikinci büyük dezavantajdır.

Tekel Direnişi aslında bu yanıyla da öncü bir rol oynamaktadır. Sınıf hareketinin örgütlenmesi açısından ufuk açıcı pratik bir deneyim oldu.
Fabrika ve işyerlerinin çoktan kapatılıp içlerinin boşaltılmış olması nedeniyle “üretimden gelen güç” silahını kullanabilme olanağından fiziken mahrum bırakılan Tekel işçileri, eylemlerini Ankara'ya taşımakla kalmayıp özellikle de kentin göbeğinin kitlesel bir biçimde işgaline dayalı, gösterilerle desteklenen açlık grevi şeklinde özgün bir biçim ürettiler.
İşçi sınıfının mücadelesi açısından bu, “geleneksel” kalıplara sığmayan, bu anlamda “sıradışı” fakat ciddi bir yaptırım gücünü de kendi içinde üretmeyi başaran özgün bir örnektir. Bu açıdan onu, sınıfın ve sınıf hareketinin o kesitlerdeki bilinç ve örgütlülük düzeyi bakımından ön açıcı bir rol oynamış olan 1963'ün ünlü
Yalınayaklar Yürüyüşü ya da '
89 Bahar Eylemleri gibi sınıfın ve sınıf hareketinin 'yaratıcılık' örneklerine benzetebiliriz.
Fakat bu biçimin de kendi içinde zayıf yönleri ve sınırlılıkları vardır. Bunların başında da, süreç uzadıkça, eylemin toplumda “kanıksanmakla” kalmayıp eylemciler içerisinde de fiziki yıpranma ve yorgunluktan da beslenen bir bezginlik ve umutsuzluğa dönüşme potansiyellerinin yüksekliği gelir. Özellikle de hedeflenen sonucun elde edilmesi geciktikçe, düşmanın moral bozucu ve yıldırıcı manevra ve baskıları başta olmak üzere aleyhteki diğer etken ve dinamiklerin işleyişiyle de birleşik olarak bu tehlike büyür.
Bu tehlikenin önünü almanın tek yolu, direnişe yeni bir soluk ve güç kazandıracak şekilde yeni güçlerin ve biçimlerin devreye girmesidir. Devrimci sınıf sendikacılığı hareketinin tarihinde ve literatüründe “mücadelenin genişletilmesi sorunu”, “yedekler sorunu”, “müttefikler sorunu” vb. olarak tanımlanan grev ve direnişlerin yaptırım gücünü çoğaltıp yükseltecek yeni güç ve olanakların devreye sokulması sorunu ve sorumluluğu çıkar bu noktada karşımıza.
Somutluk ihtiyacının büyüklüğü ve önemi
Tekel Direnişi'nin bu konuda yeni önerilere, yaratıcı fikirlere ve girişimlere olan ihtiyacı açık ve ortada. Bu onu sahiplenmenin biçimlerinden biri, aynı zamanda bir sorumluluk. Fakat bu sorumluluğun gereği yerine getirilmeye çalışılırken, bugünün koşullarında, sınıf hareketinin ve Tekel Direnişi'nin bugünkü gerçekliği temelinde somut bir duruma çare olacak somut bir çözümün arandığı gerçeğini de unutmamak gerekiyor!..
Bu noktada, “Her yer Tekel olmalı!..” şeklinde genel doğruları tekrarlayıp durmakla ya da “Bir gün yetmez, her gün genel grev!..” gibi keskinlik yarışına çıkmakla Tekel Direnişi'ne yol gösterilmiş olunmaz!.. Tam tersine, tam da şu kritik aşamada,
dikkatlerin ve enerjinin yoğunlaşılması gereken sonuç alıcı noktalarda toplanmasını engelleyip saptırıcı bir rol oynamanın yanında, bu tayin edici noktalardaki zayıflıkları perdeleyici bir yanılsama ve rehaveti de besleyip güçlendirici olur.
Bu anlamda, sosyalist bir parti ya da örgütlenme iddiasını taşıyan güçlerin “Tekel Direnişi ile dayanışma ve ona güç katma adına” 10-15 kişiyle şurda burda açlık grevine yatması, gerçekte sınıftan ve kitlelerden ne denli kopuk olunduğunu sergileyen nasıl bir zayıflık ve güçsüzlük göstergesi ise; bugünün somut koşullarında pratikte karşılığı olmayan “kitabi doğrular” ya da “etkileyici fanteziler” yarışına çıkmak da aynı anlama gelir. Bunların her ikisi de “öğrenilmiş çaresizlik” benzeri, daha doğrusu tam da o temelde, sınıftan ve devrimci kitle hareketinden
'benimsenmiş kopukluğun' tezahürü tutumlardır.
Somut 3 adım
İşçi sınıfı hareketinde “mücadelenin genişletilmesi” iki yönde sağlanabilir: Yatay ve dikey. Burada işin püf noktasını, karşımızdaki düşmanı (tekil ya da sınıf olarak burjuvazi ve onun hükümeti) “hassas noktalarından” vuracak şekilde eylemin yaptırım gücünün çoğaltılıp yoğunlaştırılması oluşturur.
Tekel Direnişi'nde gelinen noktada “dikey” yönde yapılabilecek olanlar “yatay”a kıyasla daha sınırlıdır, önemsiz oldukları anlamına gelmemekle birlikte bugün bunlar daha tali bir konuma sahiplerdir.
İşçilerin büyük bir çoğunluğu zaten direnişin içinde ve sendikayı dahi arkalarından sürükleyecek bir kararlılığa sahiplerdir. Bu anlamda, “dikey” genişlemenin temel unsurlarının başında gelen direnişe hala katılmamış işçilerin mücadeleye çekilmesi ile yedeklerin cepheye yaklaştırılmaları yönlerinden yapılabileceklerin çoğu yapılmış durumdadır. Buna rağmen özellikle de tabanda iç örgütlülüğün daha etkin ve belirleyici bir hale getirilmesi konusuyla sürecin uzamasından kaynaklanabilecek yorgunluk ve bezginlik eğilimlerinin gelişmesine meydan vermemek açısından yapılabilecekler ve yapılması da gerekenler vardır.
Asıl sorun “yatay” genişlemede.
Bugün asıl tayin edici halkayı o yönde bir genişlemenin sağlanması oluşturmaktadır. Zaten o konuda yeni açılımlar sağlanacak olursa, bu direnişin iç sağlamlık ve kararlılığını da pekiştirici bir rol oynayacaktır.
Bu yaklaşımdan hareketle, Tekel Direnişi'nde bugün özellikle üç yönde somut adıma ihtiyaç vardır:
1) Direnişi Ankara ile sınırlı olmaktan çıkarıp bölgesel merkezler olarak;
İzmir, Samsun, Adana ve
Diyarbakır'da da -Ankara benzeri- meydan işgaline dayalı kitlesel açlık grevi ve direniş çadırlarının kurulması.
Bu adım, çeşitli nedenlerle Ankara'ya taşın(a)mayan diğer Tekel işçileri ve ailelerinin yanı sıra bulundukları yerlerde direnişe daha aktif omuz vermenin yollarını arayan dağınık ve örgütsüz durumdaki diğer emek güçlerinin önüne de somut bir eylem imkanı sunmuş olacaktır.
Böylelikle Ankara'daki Tekel ateşi, coğrafi ve kesimsel olarak da yaygınlaşıp büyütülebilecektir.
2) Direnişin çıkış noktasını ve amacını oluşturan “kazanılmış hakların korunması temelinde güvenceli iş” talebini Tekel işçileri ile sınırlı olmaktan çıkarıp
sınıfın özelleştirme ve işsizlik tehdidi altındaki diğer kesimlerinin, en önemlisi de hükümetin direnişe karşı bir baskı unsuru haline getirmeye çalıştığı işsiz işçi kitlelerinin de desteğini kazanacak bir genellik-kapsayıcılık düzlemine sıçratılması, yani
“Herkese iş, herkese çalışma hakkı” temel talebi ile onu tamamlayıcı nitelikteki
“6 saatlik işgünü, 8 saatlik ücret” ve
“İnsanca yaşam, insanca çalışma koşulları” taleplerinin daha net bir biçimde dillendirilip merkezileştirilmesi.
3) Bu denli kitleselleşip toplumsallaşmış direnişin kaderini tayin edecek
nihai kararın, tek başına sendikaya ve sendika bürokratlarına bırakılmayarak en azından iki aydır Ankara'da her türlü cefaya katlanan direnişçi işçiler arasında yapılacak açık oylama yoluyla alınacağının kamuoyu önünde karara bağlanması.
Direnişin sendika ağaları tarafından kapalı kapılar arkasında satılmasına karşı bir önlem olmasının ötesinde bu, yeniden mayalanmakta olan sınıf hareketinde
taban demokrasisinin yerleşmesi açısından da ön açıcı bir tutum ve sonuç olacaktır. Gerçi sendika ağalığı sisteminin, sınıfın deneyimsizliği, parçalı yapısı vb. yanında uzayan süreçlerin yorgunluğu ve yıpratıcılığı gibi etkenlerden de yararlanarak bu yöntemi de yozlaştırıp satışı “meşrulaştırma” aracı haline getirebildikleri SEKA deneyimiyle de sabittir. Yani tek başına bu yöntem de bir sigorta değildir ve olmayabilir. Fakat Tekel Direnişi'nin bu yönde bir gelenek yaratması, taban demokrasisinin yerleşmesi ve gelenekleşmesi açısından her halükarda ileri doğru atılmış tarihsel bir adım olacaktır.
BU GÜNDEMLE BAĞLANTILI DİĞER HABERLER