09 Mart 2010

Sınıfın baharını örgütlemek için ileri!

Tekel direnişi çadırlı direniş kısmıyla bitti. Bu 78 günlük direniş, tüm sonuçlarıyla Türkiye işçi sınıfı tarihine en uzun, en özgün, en parlak deneyimlerinden biri olarak yazıldı bile. İşçi sınıfı tarihinin son 20 yıllık kesitine baktığımızda ise 100 bin kişiyle yapılan Zonguldak madenci grevinden sonra en kitlesel eylem olma özelliğini taşıdı.

Sınıfın baharını örgütlemek için ileri!
Tekel direnişi çadırlı direniş kısmıyla bitti. Bu 78 günlük direniş, tüm sonuçlarıyla Türkiye işçi sınıfı tarihine en uzun, en özgün, en parlak deneyimlerinden biri olarak yazıldı bile. İşçi sınıfı tarihinin son 20 yıllık kesitine baktığımızda ise 100 bin kişiyle yapılan Zonguldak madenci grevinden sonra en kitlesel eylem olma özelliğini taşıdı. Zaten bu benzerlik gerek direniş alanına ziyaret yapan eski işçi ve sendikacılar tarafından, gerek direniş alanındaki Tekel işçileri tarafından sıklıkla dillendirilmekteydi.

Sendikal ihanetin doruk noktasını teşkil etmesiyle de benzerlik taşıyan bu deneyimlere sonra geleceğimizi belirterek, Tekel direnişinin özgün yanlarıyla devam edelim. Tekel direnişine ‘80 sonrası uygulanan neoliberal politikalar bağlamında baktığımızda ise kapitalizmin bu en azgın ve sistematik saldırısına karşı Türkiye işçi sınıfının en büyük ve en iddialı kapışmalarından başa yazılacak olanının Tekel direnişi olduğunu rahatlıkla söyleyebiliriz..

Nitekim uzun yıllar boyunca ertelenmiş, yarıda bırakılmış ya da parlayıp sönmüş direnişler ışığında baktığımızda Tekel direnişinin neoliberal saldırı uygulamalarının sonunda patlak verdiğini görüyoruz. Avrupa’da ve dünyada son 10 yıldır eylemlerin merkezini teşkil eden neoliberal politikalara karşı direniş, ülkemizde de yer yer gösterildi ancak bunlar sürekli lokal kalmaktan, sendika bürokrasisinin bariyerlerine çarpmaktan kurtulamadı, toplumsal bir paydayla da buluşmadı. Bu son nokta, aslında Tekel direnişinin de doğru biçimde ve olgunlaşmış haliyle buluştuğu noktayı da gösteriyor. Özelleştirmenin son halkasında Tekel işçilerine dayatılan güvencesiz ve sosyal haksız çalışma biçimi, tüm emek kesimleri arasında gittikçe artan ortaklaşma ve benzeşmeyle örtüşen bir kesitte geldi. Özelleştirmelerin ilk zamanlarında kamu işçileri aynı haklarla başka yerlere devredilirken bu 2004’ten beri 4C statüsüyle ortadan kaldırıldı. Yani KİT’lerde çalışan işçilerin işletmeleri kapatıldığında gerçek anlamıyla tutunacakları dalları kalmadı.

tekel

Yani, yaygın deyimle ifade edecek olursak, 2004’ten beri KİT işçisinin de bir taşeron işçisi gibi “zincirlerinden başka kaybedecek hiçbir şeyi kalmadı.” Hele ki işten atmaların, krizin gırla gittiği, çalışanların da kölece çalışma koşulları altında inletildiği toplumsallaşmış bir manzara karşısında bu iyice böyleydi.. Zaten eylemi karakterize eden en temel sloganlardan biri olan “Ölmek var dönmek yok”un da nasıl bir düşünce ve duygu atmosferiyle yaratıldığını buradan da okuyabiliriz. Zira dönmek de ölmek demekti…

İşte Tekel direnişini başlatan ve geriye dönüşsüz bir kararlılıkla sürdürten ilk temel dinamik, buydu; yani geriye dönülecek hiçbir şeyin kalmamasıydı. Başladığı ilk günlerinde çok güzelleme yapılan ve anlamlar biçen direniş, aslında sınıfın en kendiliğinden taleplerinden birinden ilk barutunu aldı. Bir anlamda can havliyle başlayan direniş, polis saldırısıyla istimini de almış oldu ve direniş bu iki faktörle Türk-İş’in önüne taşınmış oldu.

Sokakta, soğukta, binlerce kişiyle, aç, yabancı bir kentte, tanımadığı ama aynı işletmeden olduğunu bildiği arkadaşıyla, polisin lağımlı sularıyla ıslanmış işçiler, “Ölmek var dönmek” sloganlarına sarılarak, ondan beslenerek, biraz da inatlaşarak direnişlerini filizlendirmeye başladılar. Direnişin olağanüstü şartlarda sürdürüldüğü günleri böyle başladı.

İlk 20-30 gün polis saldırısı bekleyerek, kaldırımların üzerinde uyuyarak, her ihtiyaçlarında yanlarında olan Ankaralı devrimci demokrat dostlarla ve birbirleriyle kaynaşarak geçirdi Tekel işçileri. Özellikle Kürt işçilerle batıdan ya da Karadeniz’den gelen işçilerin birbirlerini sınıfsal özelliklerinin yanı sıra ulusal kimlikleri ve özellikleriyle de doğrudan tanıma fırsatı buldukları ve önyargıların yıkıldığı günlerdi bunlar.. Dayanışmanın, eylemin en güzel günlerini Tekel işçileri bu günler olarak anlatıyorlar. AKP önündeki zincirli eylemin de yapıldığı bugünler, Tekel direnişinin kamuoyuna en yoğun yansıtıldığı günlerdi. Bu günler aynı zamanda devletin de bu özgün ve kitlesel direniş karşısında tam olarak ne yapacağını kestiremediği günlerdi. Bu nedenle Türk-İş içerisindeki kapışması da uzun zamandır bilinen Tek Gıda-İş’i biraz daha serbest davrandıran, bir şeyleri işçilere empoze etmeden, direnişin kitleselliğinden sonuç alacağı düşüncesini yaşatan, tüm bunlardan kaynaklı işçilerle karşı karşıya gelmediği günlerdi. Direnişse yarattığı kamuoyu ve maddi destekle ülkenin gündemini belirler hale gelmişti.

tekelAncak sitemizdeki günceden de takip edildiğinde görüleceği gibi 30’lu günlerin sonlarına doğru Başbakan’ın “4C’den geriye dönüş yok” kesinliğindeki açıklamaları ve sendikaların hükümetle görüşmeye başladığı günler direnişin seyrinin de farklılaştığı günler haline gelmeye başladı.

30’lu günlere rağmen hükümetin bunaltıcı kesinlikteki açıklamaları, direnişin kendi içinde dönenip durmaya başlaması, Sakarya dışına çıkılmaması, yeni yöntemlerin kullanılmaması direnişin ilk durağanlık işareti oldu. Bu günler aslında direnişin bir üst perdeye sıçratılması gereken günlerdi. Ancak direnişin kitleselliğinden güç aldığını ve bu şekilde bekleyişinden sonuç alacağını düşünen, aslında direnişin taleplerini başta “özlük haklarıyla kamu kurumlarına girmek”le sınırlayan Tek Gıda-İş gibi bir sendika bürokrasinin bunu yapmasını beklemek hayaldi.

Zira direnişin üst perdeye sıçraması demek militan biçimler içermesi, Sakarya dışına, mesela Kızılay dışına çıkması, sınıfın başta özelleştirme sürecinde olan diğer bölükleriyle eylemli birliklere girmesi demekti. Bu ise Tek Gıda-İş gibi bir Türk-İş sendikasından beklenecek son şeydi. Hatta bu eşyanın tabiatına aykırı denecek kadar farklı bir şeydi.

İlk komite deneyimi


tekel

İşte direnişin durağanlaştığı bugünlerde işçiler içerisinde de komite oluşumunun başladığına şahit olduk. Direnişte öncüleşen işçilerle birlikte zaten bir devrimci demokrat geleneğe ya da ulusal dinamiğe sahip işçiler doğal olarak birbirini bulmaya ve tanımaya başladı. Sendikanın 40’lı günlere gelirken işi pasifizme yönelttiğini gören işçiler kendi aralarında toplantılara başladılar. Son derece sağlıklı kaygılarla buluşan bu işçiler, aslında bazı taktik hatalar yapmasaydı, belki de bugün direnişin çok daha farklı bir seyir içerisinde olduğunu ya da farklı sonuçlar alacağını söylemek yanlış olmazdı.

Bu oluşumun ilk hatası: Çekirdekten başlayıp geniş çepere doğru daralacak bir yapı yerine, genişten, yani çeperden işe başlaması. Bu oluşumda, diri bir duruşu olduğu bilinen birçok işçi yer aldı, iki bu oluşumda direnişe baştan beri katkısı, desteği ve emeği olan devrimci demokrat çevreler katıldı. Komite toplantıları o kadar genişti ki hiç yüzü görülmeyen kişiler katılıyor, yüzü aşkın kişiyle yapılıyordu. Bu ise ne bir fikir birliğine varılmasını sağlıyordu, ne de sendika ağalarının kulağına haber uçurulmasını engelliyordu. Ayrıca sayının fazlalığı ve yeni yüzler güven sorunu yaratıyordu.. İşte bu komitenin ilk büyük hatası buydu. İlk olarak birbirini iyi tanıyan ve güvenen işçilerden oluşmaması, iki çok geniş kapsamlı olması.. İşte bu genişlik yüzünden ne ortak bir bakış yakalandı ne de iş yapılabildi. Hatta birçok öncü işçi, ağızlardan daha yeni çıkan lafların sendika ağalarına anında ulaşması yüzünden ciddi kırılmalar ve arkadaşlarına güvensizlikler yaşadı, birçoğu da komiteden koptu..

Komitedeki bilgilerin sendika ağalarına uçmasının bir nedeni komitenin geniş yapısıysa, diğeri de özellikle Kürt işçilerin sendika ağalarıyla aralarındaki feodal bağlardı. Direnişin ilerleyen zamanlarında da çok ciddi bir sorun olan bu nokta, direniş içinde pek bilinmeyen ve Kürt işçilerin militan duruşları içerisinde göze çarpmayan bir ayrıntıydı, gerek komite çalışmasında, gerek çadırlar arası birliği bozmada en çok oynadığı kozdu.

tekel

Bu oluşumun ikinci hatası, (belki de taktik esneklik hatası demeliyiz): Sendikaya rağmenlik/sendikayla birlikte ilişkisini esnek bir biçimde kuramaması. Komite toplantılarına ilk gelen ve bir şeyler yapılması gerektiğinde hemfikir olan işçiler, sendikadan bağımsız iş yapılacağını düşündüğü ya da böyle olmasını yanlış bulduğu anda toplantıları terk ediyordu. Dolayısıyla sendika ağalarına haber uçmadan da olmuyordu. Oysa, sonlara doğru tutturulan “Biz kararları sendikayı dışlayarak değil tam tersi onları zorlamak için alıyoruz, zaten bu kararlar onlara da gidecek, onları bunları yapmaya zorlayacağız, ama önce kendi içimizde bir netliğe kavuşalım” kabulü bir noktada iş görür hale geldi ancak bunda geç kalınmıştı.

Zaten komite içindeki kimi bileşimin sendikada görevli insanları da o komite içinde görmek istemesi, nasıl bir komite bileşimiyle uğraşıldığını, daha ne kadar yol alınması gerektiğini gösteren başka bir şeydi. Yani bu fazlasıyla geniş komite bileşiminde sendikal bağımlılık ilişkileri doğru biçimde kırılamadı ve yol alınamadı.. Komite girişimi dağılma aşamasına girdi ve sadece Mustafa Türkel’e Tekel işçilerinin taleplerinin yazılı olduğu kağıdı, o da iki gün gecikmeli olarak verebildi… Bu komite içerisinde sol çevrelerden gelen kesimlerin iş yapma kültüründeki zayıflıkları da komite faaliyetindeki hasarlı duruma eklemek yanlış olmayacaktır..

Komitenin bu şekilde sürece müdahil olamadığı ve bunun öncü işçilerde birbirine güvensizliği perçinlediği günlerde Tek Gıda-İş’in ve Türk-İş’in ortak hattının direnişi takvimlere bağlama ve bu arada da hiçbir şey yapmadan işçileri bekletme, belirsizliğe mahkum etme olduğu görülmeye başlandı. Bunun ilk adımı, çok ileri bir karar gibi duran 4 Şubat eylemidir. Buna gerek 20 Şubat, gerek 22 Şubat, 28 Şubat eylem ve kararları ile açlık grevleri de eklenebilir. Ama ondan da önce hükümetle yapılan görüşmelere işçilerin endekslenmesidir.

40’lı günler: bekleterek bezdirme ve iç boşaltma günleri…


Direnişin 40’lı günlerinde ne işçileri alandan koparabileceklerini ne de direnişi kolayca sonlandıramayacaklarını anlayan Türk-İş ağaları gerek hükümetle görüşmeleri gerek sendikaların yapacakları eylem kararlarıyla işçileri büyük beklentilere soktular. Zaten çadırlarda sadece beklemeye ve uyumaya endekslenmiş işçilerin, kendi öz eylemleri ve örgütlülükleri de olmayınca, takvimlere, görüşmelere bel bağlamasından daha “doğal” bir şey olamazdı, olmadı da. Ancak hükümetle her görüşme işçilerde derin bir hüsran duygusunu artırdı. Üstelik ilk başlarda eylemi daraltmasıyla başlatılması yanlış olsa da kitleselliği ve değişik biçimiyle, işçileri birbirine bağlamasıyla iyi bir soluk sağlayan açlık grevi sürdürülebilirdi. Ancak bu da hükümetle yapılacak görüşme nedeniyle bırakılan, sonra tekrar başlanan, sonra süresize çevrilip yine süreli hale getirilen ve böylece içi boşaltılan önemli eylemlerden biri oldu.

İşçiler hükümetle yapılan 3 görüşmeden de önce beklentiye sokuluyor, sonra beklentileri boşa düşüyor, öfkeleri artıyor ve gözlerini diğer konfederasyonlardan gelecek kararlara çeviriyordu.

Bunlardan aslında tam anlamıyla yapılsaydı önemli sonuçlar aldıracak olanı 4 Şubat işbırakmasıdır.

“Genel grev, genel direniş” sloganının bu temenni sloganı olmaktan öte ete kemiğe bürüneceği ve sonuç aldıracağı bir eylemdi 4 Şubat. Ancak o da sendika ağalarının yan duruşu ve eylemi tam anlamıyla örgütlemekten kaçınmasıyla kaçırılan bir fırsata dönüştü. Belki alandaki Tekel direnişçilerinin kitlesel ziyaretler nedeniyle pek fark edemediği bir şeydi ancak İzmir dışındaki hiçbir büyük ilde ciddi işbırakmalar ve eylemler gerçekleştirilemedi. 4 Şubat eylemi, Tekel direnişinin de büyük bir kitleyle buluşarak Tek Gıda-İş ağalarının elinde direncini boşa çıkarma ve kazanımsız eve gönderme sonucuna karşı da gün gün gelişi hazırlanan sonuca karşı direnişi kazanıma götürecek bir eylem olabilirdi ve bunun dinamikleri vardı, oysa heba edilen ve kaçırılan bir fırsat olarak o haneye yazıldı.

Zaten bu belirlemenin ilk komitenin sendikaya verdiği yazıda da geçtiği görülüyor, o yazıda 20 Şubat eyleminin direnişin bitiş tarihi olarak belirlenmesi gerektiği geçer.

Ortak sendika ağalığı manevrası


4 Şubat eyleminden doğru dürüst bir sonuç alınamayınca Tekel direnişi içerisindeki yön arayışları ve bunaltılı hal devam etmeye başladı. Aslında burada “4 konfederasyonun ortak eylemi” olarak lanse edilen 4 Şubat, 20 Şubat gibi süreçler aslında Tekel işçileri şahsında sendika bürokrasinin ortak yok etme faaliyeti olarak da anılmalıdır.

Başta Türk-İş olmak üzere DİSK, KESK, Kamu-Sen’in ortak yaptığı şey, eylem gibi görünen eylemsizlik, pasifizm ve işçi oyalamalarıyla aslında ortak bir sendika ağalığı manevrasıdır. Özellikle 26 Mayıs’a ilişkin aldıkları kararlarıyla bu tam anlamıyla böyledir. Alanda KESK ve DİSK’in bu kararın açıklanmasından sonra pankartlarının yırtılmak istenmesi işçinin buna doğrudan bir tepkisiydi. Hatta 2 Şubat’ta çadırların kaldırılıp Tekel eyleminin aylara yayılması kararının açıklandıktan sonra DİSK Genel başkanı Süleyman Çelebi’nin utanmadan bir de 26 Mayıs işbırakmasının ne kadar isabetli bir karar olduğunu açıklaması bu işbirliğinin “nadide” örneklerinden bir diğeridir..

Sendika ağalarının Tekel direnişçilerini ‘bekle ve gör’e, takvim eylemlerine ve hükümetle yapılacak görüşmelere endekslediği günler, aslında direnişin de pasifleştirildiği ve kendi dinamiklerinden uzaklaştırıldığı günlerdi. Bugünlerde yapılan 2 kritik toplantı Tekel direnişçilerinin umutlarının kırıldığı ve alanda bekleyen işçi sayısının geriye dönüşsüz azaldığı günler oldu. Bunlardan ilki direnişin 59. gününde Kumlu’nun Başbakan Erdoğan ile yaptığı görüşmeden sonra oldu. Kumlu ile görüşmeden hiçbir şey çıkmayınca Türk-İş’in önünde bir infial yaşandı. İşçiler ilk defa o zaman umutsuzluğa kapıldılar ve gidiple gitmemek arasında kaldılar..

Sendika ağalarının pasifizminden bıkmış işçiler sendikacılara sürekli “Slogan istemiyoruz, yeter artık slogan. Attırıyorsunuz attırıyorsunuz bir şey çıkmıyor. Söyleyin ne yapalım, yollara mı düşelim. Artık korkunun faydası yok, sokaklara çıkalım, bu böyle olmayacak” tepkilerini gösterdiler. Mustafa Türkel işçileri burada sadece “2 gün sonra konfederasyonlarla yapılan toplantıda daha büyük eylem kararları alma” sözüyle ikna edebildi. Yine aynı toplantıda Türkel ilk defa “4C’ye geçenler de bizim kardeşimiz” dedi.

Bu infialli ve işçilerin sabrını sınayan konuşmalardan sonra tabii ki sendikalardan yalnızca dişe dokunur 20 Şubat kararı çıktı. İşte eylemin 59. günündeki bu tartışmada sendika ile işçilerin genel kitlesi arasındaki makas büyümeye başladı. Bu konuşmalardan sonra çadırkentte sayılar sistematik olarak azalmaya başladı.

Kısacası sendikanın ‘beklet, bezdir ve gönder’ politikası tutturmaya başladı. Yine aynı günlerde sendikacıların çadır toplantılarını sıklaştırmaları, referandumdan bahsetmeleri, işçilere net hiçbir şey söylememeleri, hatta “4C’ye geçin de demiyoruz, geçmeyin de demiyoruz” açıklamaları başladı.

Yaratılan psikoloji


tekelBugünler sendikanın çadırkentte bir psikoloji yaratmak için uğraştıkları ve kesinlikle bir anti-başarı örneği olarak irdelenmesi gereken manipülatif bir süreçtir. İşçilerde belirsizlik, çaresizlik, umutsuzluk psikolojisini yaratıp umudu alttan alta körelten, ama bir yandan da “Bir kişi bile kalsanız buradayız” açıklamalarını sürdüren, ama aslında duruşuyla, pasifizmiyle, işçileri bekleyerek çürütme taktiğiyle yıldırmaya çalışan bir biçim iç içe gitti. Bekleyiş adeta amaçsızlaştırıldı.

Bu sırada işçilerin istemine rağmen 4C’ye geçmeyen ama eyleme de gelmeyen işçiler için hiçbir çağrı yapılmadı, onların getirilmesine çalışılmadı. Giden işçilerin de önü alınmadı. İşçiler gerçekte kendi kaderlerine terk edildiler. Kalan işçiler, beklemeye alışkın olarak ama çadırlardan da çıkmayan, gelen ziyaretçileri bile karşılamayan, hatta açlık grevinde fenalaşanları bile uğurlamayan bir hale geldiler.. Bu öyle bir psikolojiydi ki hiçbir şey getirmeyeceği ta baştan belli olan 4C dilekçeleri kimi çadırlarda işçiler arasında dağıtılır oldu. “Neden 4C’ye geçiyorsunuz?” sorusunun açıklaması bile yoktu. Adeta korku ve panik duygusunun hakim hale getirildiği, kaçırılan bir fırsat varmış gibi içgüdüsel bir tutumun alındığı, direnişten kazanılacağı umudunun köreldiği günlerdi.

İşte bugünlerde öncü işçiler arasında yine komite vari, ama daha esnek bir yapısı olan bir biçim daha oluşturuldu. Bu defaki çekirdek biçim daha gizli, daha az sayıda, önceki deneyimden daha az yıpranmış işçilerden oluştu. Yarı doğallığında oluşmuş bu komitemsi yapı, çadırlarda sendika ağalarının manipülatif açıklamalarının yarattığı havayı dağıtmaya çalıştı, açlık grevine götürülen işçilerin kitlesel biçimde uğurlanmasını, yolun trafiğe kapanmasını, oluşuma yeni üyeler alınmasını, pasif her eylem kararının alınışında Türk-İş önündeki protesto eylemlerini, akşam yapılan yürüyüşleri, referandum söylentilerinin tersine çevrilmesini ve yapılmamasını, Hamdullah Uysal’ın cenazesindeki direnci, AKP işgaline giden süreci, çadırların kaldırılmasına karşı direnci... yarı doğallığında örgütledi.

Çadırlarda her an değişen bir psikolojinin olduğu bir ortamda bu yapı, sürekli ve anlık müdahaleleriyle aslında çok hareketli, başarılı ve oldukça uyumlu bir organizasyondu. Tek sorunu geç kalan bir örgütlenme olması ve bu nedenle de çepere doğru yayılma fırsatını çok fazla bulamamasıydı.

Destekçilikten öteye gidilemedi


Direnişin başından beri Tekel direnişinde olan tüm kesimleriyle sol çevreler, kesinlikle örgütledikleri dayanışmayla Tekel direnişinin dayanıklılığını ve moral motivasyonunu sağladılar. Bu destekler sayesinde işçiler, yer yer güdük ve çarpık da olsa “sol” fikriyle tanıştı, Tekel direniş deneyimini yapabildiği etki çapında kafasında daha doğru bir yere oturtmaya çalıştı, yine çoğunlukla bu çevrelerin örgütlediği ziyaretçi akınıyla ayakta durdu. Aynı şekilde devrimci, demokrat, sol çevreler de uzun yıllardır sınıfa çevirdikleri yüzünü yeniden ona döndüler, kimi fazlasıyla desteğe indirgenmiş dayanışmaları zarar verse de sistematik bir dayanışma içinde olundu, sınıf mücadelesinin siyasal mücadelede ne anlama geldiği, nereye oturduğu bir kez daha pratik içerisinde görüldü.

Ancak sol çevrelerin Tekel direnişine katkısı, belirgin bir biçimde destekçiliğin ötesine geçemedi. Direnişin başından sonuna kadar bu konumlanış, özellikle devrimci çevrelerin bazı yırtma çabaları dışında mümkün olmadı, devrimci hareket sınıfla ilişkisinde asıl yapması gereken görevi üstlenemedi. Olmaya çalıştığı yerlerde de müdahalesi (geniş komite örneğindeki gibi) kaba müdahaleler ve yaratıcılıktan uzak eylem ve etkinliklerle sınırlı kaldı. Bunun çok çeşitli nedenleri elbette var ancak ilk haneye devrimci hareketteki yenilgi psikolojisinden çıkamayış, fazlasıyla az sayıda güce dayanma, olanın da son derece deneyimsiz güçlerden oluşması, uzun zamandır gerçekleşmeyen bu ölçekteki sınıf hareketi nedeniyle reflekslerinin körelmesi, sınıfa yabancılık ve alanda sendika ağalarını sıkıştıracak, teşhir edecek bir taktik kıvraklığın, bu konudaki yaratıcılığın ve politik gelişkinliğin sergilenememesi olarak sayılabilir.

Ancak onca elverişsiz koşula rağmen tüm bunları ortak kesen şeyin aslında iktidar kafası eksikliği olduğunu söyleyebiliriz. Az sayıdaki güçle bile olsa tüm çalışmaya “Bu alanı ben değiştiririm, ben belirlerim, bensiz hareket olmaz” iddiasının yedirilmesindeki yokluk gelir. Bu öyle bir yokluk ki, pek çok sendika manevrası hakkında sadece bildirilerle işçilere uyarıda bulunan ve eylemlere işçilerle birlikte katılma pratiğinden ötesini getiremedi, yani direniş nehri içinde sadece akılabildi.

Devrimci hareketin sendika ağalarına kan kusturacak, işçileri daha baştan örgütleyecek bir yaklaşıma ve kafaya sahip olmaması yüzünden, gerek komiteler, gerek pasifizme mahkum edilmiş direnişin puslu havasının dağıtılması, gerek önceden gelişi belli olan çadırların dağıtılması engellenemedi. Tekel direnişinin en yakıcı eksiklerinden birini oluşturan şey işte buydu. Direnişe dışardanlık elbette işleri zorlaştıran bir etmendi, ancak daha ilk günlerden beri tutarlı bir dayanışmayla bunu kırmanın zor olmadığı görülüyordu.

Aynı eksiklikler ve yetemezlikler nedeniye Tek Gıda-İş’in alandaki sol güçlere yaklaşımı da rezil bir pragmatizm örneğini teşkil etti. Aslında bu konu da sendika ağalarının çok iyi manipüle ettiği ve yönettiği bir süreç olarak ele alınabilir. Devrimci, demokratların direnişteki destekleyici gücünün neleri kolaylaştırdığını gören sendika ağaları, hiçbir zaman tam cepheden bir tutum almadılar, ancak öyle bir “Aramızda provokatörler var” propagandasını da elden bırakmadılar ki, bu propaganda sadece devrimcilerde değil, ambulansın yolunu kesmeye çalışan, sendikacıları yuhlayan, tepki gösteren işçilerde bile gerektiğinde kullanılıyordu. Lazım olunca cepten çıkarılan bir damga gibiydi, sıkışıldığında hemen kullanılıyordu.

Bu yanıyla linç kampanyalarında kullanılan “bölücü, provokatör” kelimelerininkine benzer bir kod taşıdığını, yine bunun yarattığı kolaylıkla kullanıldığını, bir virüs gibi hemen bulaştırıldığını söyleyebiliriz. Sol hareket aslında alan için son derece uysal bir profil sergilese de “gerektiğinde” torbadan çıkarılan bu damga, onun olan hareketini de kısıtlayan bir işlev gördü. Bu pragmatizm sendikanınki kadar kirli olmasa da yer yer işçiler arasında da görülüyordu. Destek ve dayanışma olduğunda “bizim çocuklar” oluyordu devrimciler, ancak sendikaya karşı şeyler söylediği ya da eylem kararlarını eleştirdiğinde “siz dışarıdansınız, Tekel işçileri konuşsun” oluyordu.

Devrimci hareketin ikinci temel eksikliği ise, ortak hareket eylem konusundaki kısırlığı oldu. Reformistlerin de olduğu ve son derece geri eylem kararlarının alındığı toplantıları geçersek, devrimci hareket asgari bir eylem, hareket birliği dahi oluşturmadı, bunun çabasına girme zahmetine bile katlanmadı. Oysa Tekel özelinde, işçilerin de “neden siz bir araya gelmiyorsunuz?” sorularının olduğu bir ortamda, yaratıcı ve esnek eylem biçimleri bulunabilirdi, ancak devrimci hareketin en az 15 yıl öncesine ait “ritüelleşmiş” ilişki kalıplarının dışına çıkılmadı, çıkılamadı, bunun çabasına girilmedi.

Sokakta başlayan direniş mahkemeye nasıl endekslendi?


4 Şubat eyleminden sonra 20 Şubat eyleminin de bir gösteri havasında geçmesinden sonra beklemekten bunalan ama bekleyerek de pasifize edilmeleri sağlanması gereken işçilere sendika ağaları yeni bir hedef gösterdiler: Danıştaydan çıkacak karar!

Birçok öncü işçinin “Biz 70 günlük direnişte ne zaman mahkeme kararlarına endeksli hale geldik!” şaşkınlığıyla, yer yer de öfkesiyle sorduğu sürece işte bu bekleme, beklemek için umut bulma ihtiyacı ve bu ihtiyaç için de sınıfın ve Tekel direnişinin öz eylemine değil, dışarıdan etkilere ihtiyaç duyulur hale gelinmesiyle varıldı.

Zaten Emniyetin ve Başbakan Erdoğan’ın da 28 Şubat’a kadar verdiği sürenin direnişte bir kum saati işlevi görmesiyle Danıştay kararına endeksli bekleme de yoğunluğunu artırdı. Bu sırada sendika ağaları yoğun bir biçimde çadırları gezmeye, direnişi alttan alta çözmeye ve işçileri umutsuzlaştırmaya devam ettiler. Zaten Danıştay’dan çıkacak karar beklenmeden önce sendikaların ortak toplantısından 26 Mayıs’ta genel eylem kararı alınması, işçilerin sendikalardan ve Tek Gıda’dan son beklentilerini de sıfırlayan ikinci gelişme oldu. Artık tutunacakları hiçbir umut kalmadığını görmeye başlayan işçilerin önemlice kısmı evlerine gitmeye ve Danıştay kararını orada beklemeye başladı.

Bu sırada komite de bu psikolojiyi kırmak için etkinliğini artırdı. Sendikanın direnişi grup toplantılarıyla çözme planı, Hamdullah Uysal’ın ölümüyle bir iki gün ertelendiyse de bu plan yine sürdürüldü. İşçiler gruplar halinde, -özellikle Karadeniz gibi daha sendikalist yaklaşımı olan işçi öbekleri- toplantılara alınmaya, ağızları yoklanmaya ve alttan alta da yapılması planlananlar söylenmeye başlandı. Yukarıda da belirttiğimiz gibi sendikayla işçiler arasında bir makas oluşmaya ve kapanmamaya başlamıştı. Ancak sendikaya karşı olan bu huzursuzluk toplantılarda ve çadırlarda tepki olarak gösterilmesine rağmen toplu olarak bir hareket biçiminde gösterilemiyordu. Bu nedenle de karşı çıkışlar grupsal oluyordu.

İşte sendika ağalarının bu Danıştay kararı beklentileri, işçileri grup grup toplantılara almaları ve açlık grevini bitirme çabaları hep tepkiyle karşılandı ancak sendika ağalarının barikatını aşmayan tepkiler biçiminde gerçekleşti. Öncü işçiler ve komite bunu yer yer şube toplantıları değil karma gruplar şeklinde önerse de bu işçilerin bir sabah aniden toplantılara alınmasıyla yarıda kaldı ve devamı getirilemedi. Bu toplantılarda ve onun dışındaki psikolojiyle kırılan işçilerin önemli bir kısmı gitti, ancak kalanlarda bir keskinleşme ve sendikanın her girişimini anında sınıf sezgileriyle yakalayan bir duruş oluştu. Her şeye karşın direnişi sürdürme kararlığını pekiştiren ve öncüleşen bu işçiler, doğru ve çok yerinde tepkiler verdiler, ancak direnişin sonlarına geliniyordu.

Yine bu arada alanı hareketlendirmek ve direnişi durgunluktan kurtarmak için AKP işgali örgütlendi, işçilerin gözaltına alınışı ve sonrasında alana getirilişi, Hamdullah Uysal’ın cenazesinin alınma eylemi, Tekel direnişinin ruhunun en diri biçimde kendini hissettirdiği son iki eylem oldu. Ancak büyük oranda işçilerin gitmesi, son günlerin Danıştay kararına endeksli hale geçmesiyle bu eylemler de Tekel’deki havayı dağıtamadı. Yalnız bunlar, alanın neyle ve nasıl hareketlendirileceğini, neye ihtiyacı olduğunu en güzel gösteren örneklerdi.

Her şeye rağmen, son günlerine karşın Danıştay’ın kararının açıklanması işçilerin bir hareketle toplanabileceğinin, gidenlerin dönebileceğinin, illerde küçük çalışmalarla bile yeni güçler sağlanabileceğinin çok net bir örneğiydi. 77 günlük yorgunluklarına, yıpranmışlıklarına rağmen işçilere asıl direnişte bulunma enerjisini veren şey, onca bedele rağmen bir şey almadan dönmeme isteğiydi. Bu nedenle yeni bir direniş sürecine var olduklarını söylüyorlardı, Danıştay kararı da direnişin bu sonucu alması için gereken kitleselliği sağlayacak bir gelişmeydi.

İşçilerin Danıştay 4C’ye başvurma süresini uzatma kararına çok sevinmesinin arkasında asıl yatan şey buydu. Ve gerçekten bunun olanakları vardı. Ancak Danıştay kararı burada, direnişi sonlandıracak ve aylara yayacak bir fırsat olarak tezgahlanmıştı. Bu nedenle de sendika ağalarının Danıştay kararına sevinmesiyle Tekel direnişçilerinin sevinmesi kesinlikle aynı nedene dayanmıyordu. Zaten işçilere bir zafer sarhoşluğu yaşatılıp onları en zayıf ve mutlu anlarında arkasından bıçaklayan çadır dağıtma kararı da bunun planın son hamlesi oldu.

Sabah saatlerinde kararın açıklanmasıyla, alanda gitmeme kararlığını göstermiş ama sendikanın attığı yumruklardan sersemlemiş işçiler için illerine dönmekten başka seçenek bırakılmadı. İstanbul, İzmir, Adıyaman, kısmen Diyarbakır gibi çadırların son ana kadar direnme isteğine rağmen, direniş alanına ilişkin son umutların da sendika tarafından işçilere hiç söz hakkı tanınmadan sökülüp atılmasıyla çadırlar için yapacak bir şey kalmadı. Aslında doğal komite bu duyumları önceden alıp çadırların sökülmesine karşı çalışma da yaptı ancak sabah saatlerinde açıklanan karardan sonra bölük pörçük bir duruşun olması, kimi grupların hemen çadırlara sökmeye koşmasıyla bu girişim de yarıda kaldı.

Öncü işçiler özellikle kendi işçi arkadaşlarıyla karşı karşıya gelmek istemediklerinden bu gelişmeye müdahale edemediler. Ancak yine büyük tepkilerin gösterildiği bu çadır kaldırma manevrasına karşın, işçilerdeki öfkenin ve daha yapacak şeyler var enerjisinin alanda nasıl hissedildiğini görmemek mümkün değildi. “Çadırlar yıkıldı bizler değil!” diyen işçiler gözyaşlarıyla, öfkeyle, yeniden hesaplaşma isteğiyle ve illerinde çalışmalarını büyütme kararlılığıyla, ama aynı zamanda büyük bir üzüntüyle çadırkentlerinden ayrıldılar.

Ya taban örgütlenmesi, ya sendikal ihanet


78 günlük direniş daha üzerine söylenecek çok şeyden önce, olağanüstü bir emek ve sabırla yaşatıldı. İşçilerin direnişin yarısından itibaren asıl boğuştukları şey, devletin baskısı değil, sendika ağaları ve onların sistematik pasifizm, direnişi boğma ve yok etme manevrası oldu. Bu direnişte işçiler, devleti, faşizmi, sermayeyi tanıdıkları kadar sendika ağalığını tanıdılar, ona karşı tabandan örgütlenilmediği zaman nasıl çaresiz bırakıldıklarını gördüler. Ve biz de diyebiliriz ki son 20 yılın en görkemli, en bedelli direnişin bile -sınıfsal, moral kazanımlarını kesinlikle kazanç hanesine koyarak- sendikal bürokrasi tarafından nasıl satılabileceğinin en ibretlik, en çarpıcı örneklerinden biri oldu Tekel direnişi.

Ve şunu söyleyebiliriz ki en görkemli direnişler bile, sendika ağalığıyla hesaplaşılmadığı, alabora edilmediği sürece sendika ağalarının elinde en büyük ihanetlerle yok edilmeye mahkumdur. Ve Türkiye işçi sınıfı sendika ağalarıyla hesaplaşmadığı, onun üstüne çıkacak taban örgütlenmeleri yaratmadığı sürece bu hesap hep ödenecektir. Aynı şekilde devrimci hareketin etkin olmadığı, olamadığı, sınıfı yönlendiremediği alan ve direnişler de bu sonucu katmerli olarak yaşamaya mahkum olacaktır.

Artık maddi kazanımlar zamanı


Bu yazdıklarımız üzerine “Tekel’den hiçbir şey mi kazanılmadı?” diye soranlara şöyle bir hatırlatmada bulunmak istiyoruz: Sınıf o kadar “manevi” kazanım elde etti, o kadar çok şey “öğrendi” ki artık bunlara yüz vermeyecek kadar doymuş bir şekilde, işçi sınıfının maddi kazanım elde etmesi gerekli. Maddi, elle tutulur ve herkese söylenecek kazanımlar! Elbette 4C’nin 11 aya çıkarılması, ücretlerinin yükseltilmesi, üzerinden 6 yıl geçen bir yasanın elden geçirilmek zorunda kalınması hiç de azımsanmayacak kazanımlardır ancak eylemlerin özlük haklarının tamamen alınması ve 4C’nin çöpe gönderilmesi gibi bir işçiyi evine gittiği zaman “Oh be, yaptım” deyip rahatça bacaklarını koltuğa uzatacak bir karar olmadığı da aşikardır. İşte bize sermayeye tokadı tam çakacak ve “Yaptığımıza değdi” dedirtecek maddi kazanımlardır bunlar. Aylarca direnip mahkeme kararlarıyla işe dönüş kararlarını zafer olarak duyurmak da, manevi yahut nitel kazanımları somut kazanımlar gibi gösterip kendimizi kandırmak da değil, somut ve sermayeden diş çeker gibi alınacak temel kazanımlar için ne yapacağımıza bakmak için bile bu direniş deneyimlerinden sonuçlar çıkarmalıyız. Zaten diğer kazanımlar hanemize, yine bizim kullanacağımız şekilde, bize ait olarak yazılmış sayılır.

Tekel işçileri şimdi illerine 1 Nisan eylemini örgütleme hırsı ve çadırlarının kaldırılması öfkesiyle gittiler. Onlar, sınıfın baharını başlatan işçiler, yine Ankara’yı baharla bezemek için çalışıyorlar. Bu işin rövanşını henüz almadıklarını da söylüyorlar. İzmir Tekel işçilerinin ayaklarının tozuyla Tariş’e, Adıyaman işçilerinin Çemen Tekstil’e gitmesi, Muş işçilerinin Abdülkadir Aksu’ya yumurta fırlatması hazırlık çalışmalarının iyi gittiğini gösteriyor! Ancak emeğin daha çiçekli bir baharı için daha fazla Tekel cüreti ve dinamiği gerektiği gibi yeni direnişlerin de maddi kazanıma giden tecrübeleri Tekel deneyiminin iyi ve doğru biçimde, kolaya kaçmadan hazmedilmesinden geçiyor.

RSS

Haydut sözde çekiliyor!..

Haydut sözde çekiliyor!..

Irak hezimeti, siyasi yönden olduğu kadar askeri yönden de ABD’nin gücünün sınırlarını gösterdi

 

Barış mış mış…

Barış mış mış…

Yine timsah gözyaşları dökecekler kürsülerden; savaşın ne kadar acı, ne kadar yıkıcı olduğunu anlatırken.

 

Virüs Venezüella’yı tehdit ediyor

Virüs Venezüella’yı tehdit ediyor

Chavez: “ABD’nin dümen suyunda hareket eden Kolombiya devleti savaşa davetiye çıkartıyor!”